Eki 282010
 

Ulaş Karan**

Bu yazıda nefret söylemi kavramı ve Türkiye’de mevcut hukuki durum üzerinde durulmaya çalışıIacaktır. Şüphesiz konunun önemi dolayısıyla konu üzerinde daha fazla durulması gerekmektedir ve bu çalışma konuya ancak bir giriş olarak kabul edilebilir. Nefret söylemi kavramı hukuk açısından görece yeni bir kavram ve Türkiye’de bu alanda oldukça az sayıda kapsamlı çalışma ya da araştırma yapılmış durumda. Konu akademik alanda fazla ilgi çekmemesine karşın nefret söylemi ile ilgili olarak yakın zamanda Uluslararası Hrant Dink Vakfı ve Sosyal Değişim Derneği tarafından gerçekleştirilen iki ayrı araştırma (1) konunun ülkemizde ulaştığı boyutu üzücü bir şekilde ortaya koymaktadır.

Nefret söylemi, nefret suçları ile sıklıkla birbirine karıştırılan bir kavram olarak göze çarpmaktadır. Nefret suçları ceza kanunlarında başlı başına düzenlemiş bir suç kategorisidir. Nefret suçları söz konusu olduğunda ortada zaten mevcut olan bir suç söz konusudur. Nefret suçu için öncelikle ceza hukukunca düzenlenmiş veya tanımlanmış bir suçun olması ve bu suçun önyargıya veya nefrete dayalı bir saikle hareket edilerek işlenmesi gerekmektedir. Nefret söyleminde ise yaklaşım ülkeden ülkeye değişebilmektedir ve nefret söyleminin suç olarak tanımlandığı noktada nefret söylemi ve nefret suçu kavramları kesişebilmektedir.

Nefret söylemi Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi tarafından kabul edilen 1997 tarihli ve R (97) 20 sayılı tavsiye kararında ”yabancı düşmanlığı, ırkçı nefret, anti-semitizm ve hoşgörüsüzlük temelli diğer nefret biçimlerini yayan, teşvik eden, savunan ya da haklı gösteren her tür ifade biçimi:’ olarak tanımlanmıştır. (2) Yine Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisi 1543 (2001) sayılı tavsiye kararında da belirtildiği gibi ”ırkçılık bir düşünce değil bir suçtur”.(3) Nefret söylemini suç olarak düzenleyen ülkeler mevcuttur ve nefret söylemi, ırkçılık, Nazi ideolojisinin savunulması veya yüceltilmesi, Yahudi soykırımının inkarı vs. içerikli ifadeler istikrarlı biçimde nefret söylemi olarak değerlendirilebilmektedir. ABD gibi bazı ülkelerde nefret söylemi kapsamdaki yukarıda belirtilen ifadeler suç olarak değerlendirilmemektedir. Bu ülkede ırkçı görüşlerin savunulması durumunda dahi bu görüşü savunan kişilerin ifade özgürlüğünün sağladığı korumadan yararlanabilmesi mümkündür. Irkçılık ve benzeri ifadeleri dile getirme fiilleri ile ifade özgürlüğünün karşı karşıya geldiği hallerde ifade özgürlüğünün korunmasına ağırlık verilebilmektedir.

Nefret söylemi kavramı henüz iç hukukumuzda ayrıntılı bir şekilde tanınmış ve düzenlenmiş bir kavram olmamasına rağmen uluslararası alanda insan hakları koruma mekanizmaları tarafından sıklıkla dile getirilmekte ve ülkeler bu anlamda da eleştiriye tabi tutulabilmektedir. 1993 yılında Avrupa Konseyi bünyesinde ırkçılık, yabancı düşmanlığı, Yahudi düşmanlığı hoşgörüsüzlükle (ırk, ten rengi, dil, din, uyrukluk ya da etnik köken temelindeki ayrımcılıklar da dâhil olmak üzere) mücadele etmek amacıyla kurulan Irkçılık ve Hoşgörüsüzlükle Mücadele Avrupa Komisyonu (4) (ECRI) bugüne kadar Türkiye’yi dört kez ziyaret etmiştir. İlk üç ziyareti ile ilgili raporlar daha önce yayınlanmış ve bu raporlarda nefret söylemi ile ilgili çok sayıda eleştiri dile getirilmiştir. ECRI’nin gerçekleştirdiği dördüncü ziyareti ile ilgili rapor henüz yayınlanmamış durumdadır ve 2010 yılı içerisinde yayınlanması bekIenmektedir. ECRI’nin Türkiye ile ilgili olarak 1999, 2001 ve 2005 tarihlerinde yayınladığı raporlarında (5) belirtilenlerle sınırlı olmamakla birlikte, özellikle Yahudi düşmanlığı içerikli düşünce açıkIamaları, Ermeni ve Rum azınlığa karşı özellikle politikacıların nefret içerikli bir dizi açıklaması, halkı kin ve düşmanlığa tahrik edilmesini suç haline getiren eski TCK’nin 312. maddesinin dezavantajlı grupları korumak için değil aksi nitelikte uygulanması gibi bir dizi eleştiri gündeme getirilmiştir. Benzer eleştiriler Her Türlü Irk Ayrımcılığının Ortadan Kaldırılmasına iıişkin Uluslararası Sözleşme kapsamında Türkiye’nin 2007 yılında sunmuş olduğu taraf devlet raporu (6) sonrasında da dile getirilmiştir. (7)

Getirilen eleştiriler sonucunda nefret söylemi ile ilgili olarak öncelikle mevzuat alanında bir çalışma yapılması gerektiği ortaya çıkmaktadır. Bu sebeple mevzuatta mevcut olan bir dizi hükmün kapsamının ve uygulamasının ortaya konulması gerekmektedir. Nefret söylemi ile mücadele öncelikle ceza hukuku bağlamında değerlendirilirse konuyla ilgili olarak TCK’de düzenlenmiş bir dizi suç göze çarpmaktadır. Bu düzenlemeler ile ilgili olarak Türkiye’nin Her Türlü Irk Ayrımcılığının Ortadan Kaldırılmasına ilişkin Uluslararası Sözleşme kapsamında sunmuş olduğu raporda gerekli yasal düzenlemelerin mevcut ve yeterli olduğu ifade edilmektedir.(8) Ancak aşağıda belirtilecek resmi istatistikler bu iddiayı doğrulamaktan uzak görünmektedir. Türkiye’de suçlar ve cezalarla ilgili istatistikler Adalet Bakanlığı Adli Sicil ve istatistik Genel Müdürlüğü tarafından toplanmaktadır. Toplanan sınırlı istatistiksel veri nefret şöyleminin güncel boyutunu ortaya koymaktan uzak görünmektedir. İstatistiklere bakıldığında iç hukuktaki mevcut düzenlemelerin nefret söylemi ile etkili anlamda mücadele anlamında yeterli gözükmediği ve olumlu olarak değerlendirilebilecek düzenlemelerin de uygulayıcılar tarafından göz ardı edildiği ortaya çıkmaktadır.

TCK’nin 3. maddesinin 2. fıkrasında ceza kanunun uygulanmasında ayrım yapılamayacağı ve ayrıcalık tanınamayacağına yer verilmiştir. (9) Bu hüküm TCK’nin genel hükümler kısmında yer almaktadır ve herhangi bir suçu düzenlememektedir. Belirtilen fıkra sadece TCK’nin uygulanması noktasında ayrımcılığı yasakIamaktadır. Ancak aşağıda da belirtileceği üzere 216. ve 301. maddelerin uygulamasında açıkça ayrımcı kararlara imza atılabilmektedir. Bu sebeple belirtilen fıkra uygulamada bir değişikIiğe yol açmamaktadır.

Kanun’da nefret söylemi ile ilgili olarak belirtilebilecek ilk düzenleme, TCK’nın 216. maddesinde yer alan halkı kin ve düşmanlığa tahrik ve aşağılama suçudur. (10) Bu suç geçmişten bugüne kadar bir dizi değişikliğe konu olmuş ve yeni kanunda da kendisine yer bulmuştur. Madde geçmişte ifade özgürlüğü önünde önemli bir engel olarak değerlendirilmiş ve sıklıkla eleştirilere konu olmuştur. Yapılan değişiklikler sonucunda öncelikIe’ “kamu güvenliği için tehlike oluşturması’” ölçütünün getirilmesi ile ifade özgürlüğü açısından sorun yaratmaması hedefIenmiş ve ardından maddeye aynı doğrultuda “açık ve mevcut tehlike” ifadesi eklenmiştir. Bu eklemeler ifade özgürlüğünün korunması açısından olumlu olsa da nefret söyleminin cezalandırılması noktasında bir engel haline geldiği belirtilebilir. Madde azınlık grupların nefret söyleminden korunması noktasında uygulamaya geçmemektedir. 216. madde kapsamında 2006, 2007 ve 2008 yıllarında sırasıyla 97, 131 ve 74 dava sonuçlanmış durumdadır. (11) Ancak elimizde sonuçlanan davalarda gerçekleşen mahkûmiyetlerin nefret söylemi ile ilgili vakalarla bağlantılı olup olmadığına dair bir bilgi bulunmamaktadır. Kamuoyuna yansıyan davalara bakıldığında maddenin nefret söylemi açısından olumlu yönde uygulanmadığı göze çarpmaktadır.

Nefret söylemi ile ilgili bir diğer düzenleme TCK’nin 125. maddesidir. Maddede hakaret bir suç olarak düzenlenmiştir ve maddenin 2. ve 3. fıkralarında hakaret suçunun ağırlaştırıcı nedenlerine yer verilmiştir. (12) Bunlar arasında konu ile ilgili olarak hakaret suçunun, dini, siyasi, sosyal, felsefi inanç, düşünce ve kanaatlerini açıklamasından, değiştirmesinden, yaymaya çalışmasından, mensup olduğu dinin emir ve yasaklarına uygun davranmasından dolayı veya kişinin mensup bulunduğu dine göre kutsal sayılan değerlerden bahisle işlenmesi durumunda cezanın alt sınırının 1 yıldan az olamayacağı düzenlenmiştir. 2006, 2007 ve 2008 yıllarında bu suçtan dolayı sırasıyla 33649, 39193 ve 53696 dava sonuçlanmış durumdadır. Bu suçtan oldukça fazla sayıda dava açılmış ve sonuçlanmış olmasına karşın elimizde sonuçlanan bu davaların kaçının nefret söylemi kapsamında açıldığını gösteren herhangi bir veri yine buIunmamaktadır.

TCK’de yer alan ve 216. madde gibi genellikle ifade özgürIüğü kapsamında gündeme gelen bir diğer düzenleme ise 301. maddedir. Maddede bilindiği üzere, Türk milletini, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ni, Türkiye Büyük Millet Meclisi’ni, Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti’ni, devletin yargı organlarını, devletin askerî veya emniyet teşkilatını alenen aşağılamak suç olarak düzenlenmiştir. (13) Ancak madde uygulamada Türk etnik kökenli vatandaşlar dışında diğer etnik kökenden gelen kişilere yöneIik aşağılama fiillerini kapsayacak şekilde uygulanmamaktadır. Maddenin diğer etnik kökenden gelen Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarını da içerecek şekilde uygulandığı durumda ise 216. maddenin sağladığı korumanın bir benzeri ortaya çıkacaktır ve madde bu anlamda anlamsız hale gelebilecektir. TCK’nin 301. maddesi ile ilgili olarak 2006, 2007 ve 2008 yıllarında sırasıyIa 307, 328 ve 502 dava sonuçlanmış durumdadır. Ancak sonuçlanmış olan bu davaların kaç tanesinde diğer azınlık grupIara mensup Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarına yönelik aşağılamanın söz konusu olduğu belirsizdir.

Adalet Bakanlığı suçlarlarla ilgili istatistikler toplamaktadır ancak toplanan bu istatistikler, yaş, cinsiyet, beraat, mahkümiyet, diğer kararlar gibi başlıklar altında sınıflandırılmaktadır. Resmi istatistikler bu anlamda nefret söylemi ile ilgili herhangi bir bilgi içermemektedir. Bu sebeple belirtilenler dışında da istatistiklerin toplanması mevcut ve olumlu olarak nitelendiriIebilecek mevzuat hükümlerinin uygulamada nasıl yorumlandığı ve öngörülen amacı karşılayıp karşılamadığı noktasında yol gösterici olabilecektir. Ceza yaptırımı öngören ve nefret söylemi ile ilgili olabilecek düzenlemeler uygulamaya baktığımızda yetersiz gözükmektedir. Bu anlamda nefret söylemi ile etkili bir şekilde mücadele için TCK’de değişiklikler yapılması gerektiği ortaya çıkmaktadır.

Nefret söylemi söz konusu olduğunda gündeme gelen bir diğer alan ise medya organlarıdır. Medya alanında ceza hukukunun yanında bir dizi idari yaptırım da sözkonusu olabilmektedir. Günümüzde giderek yazılı basının yerini almaya başlayan televizyon, radyo ve internet yayıncılığı alanında nefret söylemi olarak değerlendirilebilecek ifadeler yaygın olarak kullanılabilmektedir. Radyo ve televizyon yayıncılığı alanında ülkemizde düzenleyici kurum olan Radyo ve Televizyon Üst Kurulu (RTÜK), bu alanda önemli yetkilere sahiptir. RTÜK radyo ve televizyonlara yönelik yaptırım uygulama yetkisi ile donatılmıştır. 3984 sayılı Radyo ve TelevizyonIarın Kuruluş ve Yayınları Hakkında Kanun’un 4. maddesi radyo, televizyon ve veri yayınlarında uyulması gereken yayın ilkelerine, 33. maddesi ise bu ilkelere uyulmaması durumunda gündeme gelecek yaptırımlara yer vermektedir. Kanun’da ifade özgürlüğünü önemli oranda sınırlayan bir dizi ilke ile birlikte ifade özgürlüğü kapsamında değerIendirilemeyecek ve olumlu olarak nitelendirilebilecek bazı yayın yasakları da yer almaktadır. Kanun’un 4. maddesinde radyo, televizyon ve veri yayınlarında uyulması gereken yayın ilkeIeri arasında, b, d, u ve v fıkralarında sırasıyla, toplumu şiddete, teröre, etnik ayrımcılığa sevk eden veya halkı sınıf, ırk, dil, din, mezhep ve bölge farkı gözeterek kin ve düşmanlığa tahrik eden veya toplumda nefret duyguları oluşturan yayınlara imkan verilmemesi, insanların dil, ırk, renk, cinsiyet, siyasî düşünce, felsefî inanç, din, mezhep ve benzeri nedenlerle hiçbir şekilde kınanmaması ve aşağılanmaması, kadınlara, güçsüzlere, özürlülere ve çocuklara karşı şiddetin ve ayrımcılığın teşvik edilmemesi, yayınların şiddet kullanımını özendirici veya ırkçı nefret duygularını kışkırtıcı nitelikte olmaması da yer almaktadır. Kanun’un 4. maddesinde yer alan bu fıkraların uygulamasına baktığımızda ise 2009 yılına ait veriler yayınlarda karşılaşılan nefret sôylemi örnekleri ile ilgili olarak söz konusu fıkraların uygulamaya geçmediğini ortaya koymaktadır. 2010 yılı Ocak ayında RTÜK tarafından yayınlanan istatistiklerde (14) 2009 yılı içerisinde RTÜK tarafından 489 yaptırım uygulandığı belirtilmiştir. Bu yaptırımlar arasında nefret söylemi ile ilgili olarak değerlendirilebilecek yegane başlık şiddete özendirme ile ilgili olan başlıktır ancak bu başlıkta uygulanan 22 yaptırımdan kaç tanesinin nefret söylemi ile ilgili olduğu, nefret söylemi söz konusu olduğunda RTÜK’ün re’sen harekete geçip geçmediği ya da bu konuda herhangi bir şikayet gelip gelmediği ve bu şikayetin işleme konulup konulmadığı belirsizdir. 3984 sayılı kanunun getirdiği çerçeve nefret sôylemi açısından olumlu olsa da düzenlemenin uygulamaya geçmediğini göstermektedir.

İnternet yayıncılığı ile ilgili olarak ise 2007 yılında yürürlüğe giren 5651 Sayılı Internet Ortamında Yapılan Yayınların Düzenlenmesi ve Bu Yayınlar Yoluyla İşlenen Suçlarla Mücadele Edilmesi Hakkında Kanun kapsamlı düzenIemeler getirmiştir. (15) Kanun kapsamında alınmış olan erişimin engellenmesi kararları ifade özgürlüğü kapsamında oldukça eleştiriyle karşılaşmaktadır. Kanun ile bir dizi yasak getirilmiştir ve Kanun’un 8. maddesi, internet ortamında yapılan ve içeriği intihara yönlendirme, çocukların cinsel istismarı, uyuşturucu veya uyarıcı madde kullanılmasını kolaylaştırma, sağlık için tehIikeli madde temini, müstehcenlik, fuhuş, kumar oynanması yer ve imkân sağlama ve 5816 Sayılı Atatürk Aleyhine Işlenen Suçlar Hakkında Kanunda yer alan suçları oluşturduğu hususunda yeterli şüphe sebebi bulunan yayınlarla ilgili olarak erişimin engellenmesine karar verileceğini belirtmektedir. Katalog suçlar olarak anılan bu suçlar arasında nefret söylemi ile ilgi kurulabilecek herhangi bir suç bulunmamaktadır. Erişimin engelIenmesi kararlarını uygulayan Telekomünikasyon İletişim Başkanlığı tarafından bugüne kadar uygulamaya geçirilen binlerce iletişimin engellenmesi kararı arasında nefret söylemi içerikli bir sitenin olup olmadığı belirsizdir. Herhangi bir yasal zemini olmamasına karşın 5651 sayılı kanunda yer almayan farklı suçlarla ilgili bir dizi siteye mahkemeler tarafından erişimin engellenmesi kararları verilebilmektedir. Ancak bu kararların verilmesine yönelik mahkemelerce sergilenen ”inisiyatif” internette yaygın nefret söylemi örnekleri olmasına karşın nefret söylemi açısından sergilenmemektedir. Televizyon ve radyo yayıncılığının aksine internet ile ilgili getirilen düzenlemeler nefret söylemi açısından tamamen yetersiz görünmektedir ve bu sebeple yasada değişiklik yapılması gerekmektedir.

Yukarıda belirtilenler ışığında nefret söylemi ile mücadele kapsamında mevzuat alanında bir dizi adım atılması gerekmektedir. Şüphesiz gerçekleştirilecek değişikliklerin uygulamaya geçmesi açısından yargı organlarının konuya yaklaşımı da önemlidir. Yargının nefret söylemine yaklaşımı genellikle azınlık grupların korunması noktasında değil aksine azınlık kimliklerin korunması noktasında ifade açıklamalarını, dolayısıyla bu kişilerin ifade özgürlüğünün sınırlanması yönündedir. Ancak başlangıç olarak yasal düzlemde değişiklik yapılması noktasında kapsamlı, orantılı ve caydırıcı, medeni hukuk, ceza ve idare hukukuna dair hükümler içeren yasal düzenlemelerin kabul edilmesi ve mevzuatın etkili bir şekilde uygulanması cezai yaptırımlar arasında toplum hizmeti yükümlülüğü gibi seçenek yaptırımların öngörülmesi, konu ile ilgili çaIışma ve savunuculuk yapan sivil topIum kuruluşlarının mağdurlar adına hukuk davası açma ve/veya davalara müdahil olarak katılabilme hakkının tanınması olumlu olacaktır.

Mevzuat açısından son olarak nefret söylemi dahil olmak üzere benzeri konularda çalışma yapmak üzere uluslararası standartları taşıyan bağımsız ve yetkiIi uzman kurumların oluşturulması önem taşımaktadır. Ülkemizde bu noktada İnsan Hakları Kurumu ile ilgili bir yasa tasarısı (16) ve Ayrımcılığın Önlenmesi ve Eşitlik Kurulu (17) ile ilgili bir yasa taslağı ortaya çıkmış durumdadır. Yasa taslağı görüşleri alınmak üzere üniversitelere ve sivil toplum kuruluşlarına gönderilmiştir. Her iki metinde de olumlu veya olumsuz noktalar göze çarpmaktadır. Bu metinlerde yer alan eksikliklerin giderilmesi için kanunların aceleye getirilmeden iyice tartışılması ve kurumların Türkiye’de mevcut duruma en uygun şekilde oluşturulması önem taşıyor. Bu kurumların nefret söylemi alanında işlev üstlenebiIecek şekilde ve bağımsız nitelikte tasarlanması olumlu bir adım olacaktır. Bu şekilde uzman bir kurumun oluşturulması nefret söylemi mağdurlarının genel olarak toplumda dezavantajlı grupların mensupları olduğu ve maddi güçlerinin genellikle sınırlı olduğu düşünüldüğünde daha da önem kazanmaktadır. Nefret söylemi mağdurlarının başvuracakları resmi makamların bu konuyla ilgili yaklaşımlarında yaşayabilecekleri sorunların giderilmesi noktasında, mağdurların hukuk kuralları veya yargı organları yüzleştiklerinde hem maddi ve manevi, hem de adli anlamda destekleyecek bir kurumun mutlaka oluşturulması gerekmektedir. Bu kurum da mümkün olduğunca yürütmeden, yasamadan ve yargıdan bağımsız ve nefret söylemi mağdurlarını gözeten, mağdura çeşitli biçimlerde destek sunan bir kurum olarak oluşturulmalıdır.

* Kaynak: Güncel Hukuk Dergisi, Haziran 2010 / 6-78

** İstanbul Bilgi Üniversitesi Hukuk Fakültesi Araştırma Görevlisi

Dipnotlar: