Eki 092010
 
Bu konuyla ilgili ilk yasal düzenlemeler, 1969 yılında ABD’de hayata geçirilmiştir. Irkçılığa bağlı nefret suçlarının son derece yaygın olduğu sivil haklar mücadelesinin başladığı dönemde gerçekleşen bu düzenlemeler ile sosyal ve ekonomik hayatta din, dil, ırk ve cinsiyet temelli ayrımcılık yasaklanmıştır
New York Üniversitesi Hukuk Profesörü James B. Jacobs’a göre, nefret suçu terimi, 1985’de çıkarılmak istenen bir yasa tasarısına destek veren üç Amerika Birleşik Devletleri (ABD) Temsilciler Meclisi üyesi tarafından halkın gündemine sokularak bilinir hale getirilmiştir. Ancak 1990 yılında çıkarılan söz konusu yasa taslağı, federal hükümete etnik, dinsel ve ırksal nefretten kaynaklanan şiddet suçlarının artışına ilişkin verileri toplama ve yayınlama yükümlülüğü getiriyordu. Yine Jacobs’a göre, o yıl içerisinde, ulusal gazetelerde nefret suçları üzerine sadece 11 makale yer alırken, birkaç yıl sonra binden fazla hikâye yayınlanmıştır.[1]
Avrupa’da ise 1980’lerden sonra tırmanışa geçen yabancı düşmanlığı ve ırkçılıkla mücadele çerçevesinde nefret suçları ile ilgili ceza yasalarında tanımlamalar yapılmış ve böylece ırk, din, dil, etnik köken ve cinsiyet temelli işlenen nefret suçlarının cezalandırılması gündeme gelmiştir. Özellikle Almanya’da, yabancı düşmanlığı, antisemitizm ve göçmenlere yönelik ayrımcılılık ve hoşgörüsüzlüğün neden olduğu ağır ihlallerden yola çıkılarak yeni hukuki düzenlemeler yapılmıştır.
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM), içtihatlarında net bir tanımı kabul etmemiş olsa da, bu kavramı dini hoşgörüsüzlük dâhil, hoşgörüsüzlükten kaynaklanan nefreti yayan, teşvik eden, savunan ya da haklı çıkaran ifade biçimleri için kullanmıştır. Mahkeme içtihatlarına göre, belli kişi ya da grupları aşağılamak gibi, nefret söylemi içeren somut ifadeler, Sözleşme’nin düşünce ve ifade özgürlüğünü güvence altına alan 10. maddesinin koruması kapsamında değildir ve bu nedenle devletlerce ulusal yasalarla kısıtlanabilir.
AİHM’nin, ifade özgürlüğünün kısıtlanmasının kabul edilir olup olmadığını belirlerken kullandığı temel kriterlerden biri de, açıklamayı yapan kişinin asıl amacının ne olduğudur. Bunu tespit etmek zor olabilir, bu nedenle Mahkeme açıklamanın bağlamına büyük önem vermektedir. Dolayısıyla Mahkeme temelde şuna bakmaktadır: Açıklamayı yapan kişi, nefret söylemi kullanarak ırkçı ve hoşgörüsüz fikirleri kasıtlı olarak yaymaya mı yoksa kamu yararına bir konu hakkında halkı bilgilendirmeye mi çalışmaktadır? Nefret söylemini yayma konusunda Mahkeme, politikacılarla ilgili olarak daha katıdır ve hoşgörüsüzlüğü kışkırtacak bir dil kullanmamaları konusunda sorumlulukları olduğunu vurgulamaktadır.
Irkçılık ve Hoşgörüsüzlüğe Karşı Avrupa Komisyonu (ECRI) da ırkçı söylem olarak nitelendirilebilecek, özellikle de ırk, din, dil, renk, uyruk ya da ulusal veya etnik kökene dayalı ayrımcılık, nefret ve şiddete kasıtlı ve alenen tahrikin yasalarca suç sayılması gerektiği yönünde tavsiyede bulunmuştur.
Türk Hukuk Sisteminde Nefret Suçu
Türk hukuk mevzuatında “nefret suçu” olarak belirlenmiş ayrı bir suç tanımı bulunmamakla birlikte, Anayasa’nın 10.maddesi, herkesin din, dil, ırk, cinsiyet, siyasi düşünce, felsefi inanç, mezhep ve benzeri gerekçelerle ayrım gözetilmeksizin kanun önünde eşit olduğunu vurgulamaktadır. 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun “kişilere karşı işlenen suçları” düzenleyen ikinci bölümü ile “topluma karşı işlenen suçları düzenleyen” üçüncü bölümü, sosyal ve ekonomik yaşamda ayrımcılığı önleyici hükümler içermektedir. Soykırım suçunu yasaklayan hüküm TCK 76. maddede düzenlenirken, 216. madde ise halkın din, dil, ırk, mezhep, sosyal sınıf veya bölge farklılığı açısından farklı özelliklere sahip bir kısmını, diğer bir kısmı aleyhine kin ve düşmanlığa açıkça tahrik etmeyi suç saymaktadır.
Yukarıda bahsi geçen Anayasa ve kanun maddelerine rağmen, şu ana kadar hiç kimse ırkçılık veya ayrımcılık yaptığı ya da nefret suçu işlediği için yargılanmamıştır. Bu çerçevede yargılananların hemen hepsi, birkaç istisna hariç, Türkiye’de ırkçılık, milliyetçilik ve hoşgörüsüzlükten kaynaklanan “nefret suçlarına” muhalefet eden yazarlar, akademisyenler ve insan hakları savunucuları olmuştur. Hepsinden önemlisi, son yıllarda yaşanan sorun, sadece yasaların uygulanma biçimi değildir. Sorun toplumsal bir sorun olarak yaşanmaktadır.
2006 yılının başından itibaren Türkiye’de etnik, dini veya kültürel olarak farklı kişilere yönelik bir dizi cinayet işlenmiştir. Siyasi görüşleri farklı olan gruplara yönelik linç girişimleri ve siyasetçiler tarafından nefret söyleminin kullanımı, sorunun görünen bir başka boyutunu teşkil etmektedir. Yasal düzeyde ise mevcut yasalar açık bir şekilde “nefret suçları”nı yasaklamamaktadır. Mevcut yasalar eksik olduğu kadar, teknik açıdan da sorunludurlar; keyfi uygulamalara son derece açıktırlar ve kötüye kullanılabilecek niteliktedirler.
Nefret Söylemi
Nefret söyleminin ne olduğuna ilişkin uluslararası düzeyde kabul görmüş bir tanım olmamakla birlikte birçok ülke, bu kavram kapsamına girebilecek ifadeleri, aralarında birtakım küçük değişiklikler olsa da, yasaklamıştır. Bu bağlamda, 1997 yılında, Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi, nefret söylemiyle ilgili bir Tavsiye Kararı kabul etmiştir.
Bu karar’da nefret söylemi; Irkçı nefret, yabancı düşmanlığı, antisemitizm (Yahudi düşmanlığı) ve hoşgörüsüzlüğe dayalı diğer nefret biçimlerini yayan, teşvik eden, savunan ya da haklı gösteren her tür ifade biçimini kapsamaktadır. Ayrıca hoşgörüsüzlüğe dayalı nefret, saldırgan milliyetçilik ve etnik merkeziyetçilik, ayrımcılık ve azınlıklara, göçmenlere ve göçmen kökenli kişilere karşı düşmanlık yoluyla ifade edilen hoşgörüsüzlük nefret söylemi olarak nitelendirilmektedir.
Günlük yaşantıda çoğu zaman farkına varılmayan ancak nefret söylemi içinde sayılan konuşmalar, davranışlar ve sembollerin nefret suçlarının oluşumuna zemin hazırladığı kabul edilmektedir. Bireysel veya toplumsal düzeyde etnik, dini veya kültürel özelliklere karşı yazılı veya sözlü taciz, aşağılayıcı unvanlar, incitici söz ve şakalar, ayrımcılık ve nefret içeren yazılı ve görsel metinler, duvar yazıları, posterler ve resimler nefret söylemini oluşturan unsurlardır.
Nefret Suçlarında Medya Faktörü
Nefret suçları olarak nitelendirilen davranışların son dönemde giderek arttığını gösteren toplumsal olaylar ve ırkçılığa dayalı ayrımcılık ve hoşgörüsüzlük vakalarının, toplumun çeşitli kesimleri arasındaki kutuplaşmayı derinleştirmesi ve kendisinden farklı “öteki” olana yönelik tahammülsüzlüğü giderek yaygınlaştırmasından kaygı duyulmalıdır. Gazeteci Hrant Dink’in öldürülmesi, Malatya Zirve Yayınevi cinayetleri, Romanlara ve Kürtlere yönelik çeşitli illerde yaşanan linç girişimleri ve son olarak Bursaspor-Diyarbakırspor futbol maçlarında seyirciler tarafından atılan ırkçı sloganlar ve ardından çıkan şiddet olayları, toplumda nefret nitelikli davranışların tehlikeli düzeyde yükselmekte olduğunu göstermektedir.
Toplumsal önyargıların beslediği nefret söylemi ve davranışlarının yaygınlaşmasında medyanın çok önemli bir rolü olduğunu yadsıyamayız. Türkiye’de medya kuruluşlarının önemli bir bölümünün toplumsal farklılıkları yansıtırken kullandıkları ayrımcı ve önyargılı dil nedeniyle sadece basın etik kuralları ihlal edilmemekte aynı zamanda toplumdaki savunmasız ve dezavantajlı gruplara karşı da kalıp yargılar güçlenmektedir. Öyle ki bu tür yayınlar kimi zaman doğrudan bazı kişi ve grupları hedef almakta ve bu tür kışkırtıcı söylemler yüzünden düşman olarak algılanan gruplara yönelik saldırılara zemin hazırlanmaktadır.
Hatırlanacağı üzere gazeteci Hrant Dink cinayetinin sanıkları arasında bulunan Yasin Hayal bir ifadesinde “Hrant Dink’i şahsen tanımadığını ancak gazetelerden okuduğuna göre bir Türk düşmanı olduğunu öğrendiğini” belirtmiştir. Bu cinayetten kısa bir süre sonra İzmir’de bir Kilise Rahibi’ne saldıran zanlı ise olayı “Ogün Samast gibi kahraman olmak için gerçekleştirdiğini” ifade etmiştir. Her iki nefret saldırısı, yerel ve ulusal bazı yayın organlarının kaba milliyetçi propagandaları ve yabancı düşmanlığını teşvik eden manşetlerinin toplumsal çevrelerde meydana getirdiği “tehdit ve düşman” algısının şiddete dönüştüğü bir özellik taşımaktadır ve nefret suçlarına medyanın nasıl katkı yaptığını görünür kılmaktadır.
Malatya Zirve Yayınevi cinayetleri için de benzer kaygılar söz konusudur. Çeşitli tarihlerde basında çıkan haber ve yorumlarda Hıristiyanlara yönelik olumsuz değerlendirmelerin yapılması ve toplumda oldukça tepki uyandıran “misyonerlik” vurgusunun öne çıkarılmasıyla zaten bu çevreler doğal hedef haline getirilmektedir. Milliyetçi duyguların da etkisiyle özellikle şiddete eğilimli gençlerin “memleketi misyonerlerden kurtarmak” üzere harekete geçebilecekleri bir ortamın toplumsal barışa hizmet etmeyeceği ortadadır.
Güneydoğu’da uzun yıllardır devam eden silahlı çatışmaların etkisiyle yoğun Kürt göçünün yaşandığı batı illerinde Kürtlere yönelik ayrımcılık ve hoşgörüsüzlük temelli davranışlar bazı durumlarda nefrete varan tepki ve saldırılara dönüşmektedir. Bunlardan biri olarak, İzmir’de faaliyet gösteren bir derneğin kamuoyuna açık yerlerde yaptığı basın açıklamalarında “Kürt nüfus artışının durdurulmasını ve Kürtlerin kente girişlerinin engellenmesini, Kürtlere ev verilmemesini ve geldikleri yere geri dönmelerini” öneren ifadelere yer vermiş, ilgili dernek hakkında daha sonra kapatılması istemiyle dava açılmıştır.
Kimi basit tartışmalar ve adli vakaların yaşandığı olayların hızla etnik bir gerginliğe dönüşme riskinin yayılma potansiyelini gösteren birçok olay yaşanmıştır. İzmir Kemalpaşa’da yaşanan adli bir olay sonrası Kürt ailelerin evlerinin milliyetçi gruplar tarafından tahrip edilmesiyle ailelerin bölgeyi terk etmek zorunda kalmaları [2], Çanakkale Biga’da bir düğünde Kürtçe müzik tartışmasıyla başlayan ve ilçedeki Kürtlerin bölgeden uzaklaştırılmalarıyla sonuçlanan olaylar gereken nefret içerikli davranışlar olarak kayıtlara geçmiştir.[3]
En son Süper Lig Futbol takımlarından Bursaspor ve Diyarbakırspor arasında oynanan futbol maçlarında seyircilerin karşılıklı olarak ırkçı nefret içeren sloganlar atması ve Diyarbakır’da oynanan maçta çıkan olaylar sonrası maçın tatil edilmesi, nefret suçlarının etki alanının boyutlarını ortaya koymaktadır.[4]
Güneydoğu’daki silahlı çatışmaların yol açtığı can kayıplarının toplumsal yansımaları ve bu çatışmalar sonrası yaşanan zorunlu iç göçlerle batıdaki metropol kentlerde görülen ani demografik değişimler, sosyal ve kültürel uyumsuzlukları da beraberinde getirmektedir. Bu durum farklı kesimler arasındaki sorunların çözümünü giderek daha da zorlaştırmaktadır.
Nefret Suçlarıyla Mücadelede Yöntem
Nefret suçları, mağdurların herhangi bir eylemi nedeniyle değil, gerçek ya da algılanan renkleri, milliyetleri, kültürleri, görünümleri, etnik kökenleri, dinleri, bir başka söyleyişle “eylemleri yüzünden değil, var oluşları nedeniyle” maruz kaldıkları saldırganlık içeren davranışlardır. Diğer suç tiplerinden farklı olarak nefret suçları, saldırganların, kurbanlarının var oluşlarına yönelik tehditlerdir ve kurbanlar bireysel, kişisel özellikleri ya da edimleri yüzünden değil, ait oldukları grubun varlığı, o gruba aidiyetleri nedeniyle nefret suçlarının hedefidirler. Bu nedenle nefret suçları konusuyla ilgili her şey doğası gereği toplumsaldır; sadece saldırganların ya da mağdurların değil toplumun tümünün yaşama biçimiyle, toplumu oluşturan farklı grupların birlikte yaşamaya ilişkin anlayışları ve bu anlayışın sonuçlarıyla doğrudan ilişkilidir, dolayısıyla bütünüyle politiktir.
Toplumda nefret suçlarına karşı gerekli duyarlılığın sağlanması bakımından kamu otoritesi ve medyaya önemli görevler düşmektedir. Çoğunluktan farklı olan dolayısıyla dezavantajlı kabul edilen kişi ve toplulukların insan hakları hukuku çerçevesinde temel haklarının korunması ile ilgili hukuki düzenlemelerin yapılması gerekmektedir. Buna göre öncelikle kamuda ayrımcılığın önlenmesi için resmi görevlilerin davranış bütünlüğü içinde herkese eşit muamelede bulunmasını sağlamaya dönük olarak temel ayrımcılık hukuku eğitiminden geçirilmeleri önerilmektedir.
Eğitim müfredatlarının gözden geçirilmesi, etnik ve dini milliyetçiliğe dayalı ayrımcılığa kapı aralayan unsurların ders kitaplarından çıkarılması gerekmektedir. Ceza yasasında nefret söylemi ve nefret suçu açık olarak tarif edilmeli ve bu suçun niteliği belirtilerek ayrı bir cezalandırma yoluna gidilmelidir.
Medya’da nefret söylemi olarak tanımlanan her türlü haber, yazı ve görsel içerik taşıyan film, dizi ve reklam gibi yayınların sorumlu kuruluşlar tarafından düzenli olarak izlenmesi ve bu yayınların kesinlikle yaptırıma tabi tutulması önemlidir.
Sonuçta toplumda yaygın bir bilinç gelişmedikçe ve nefret suçlarına karşı gerekli duyarlılık sağlanmadıkça, nefret duygusu ve düşüncesinin, nefret söyleminin ve en sonunda nefret suçlarının hedefi haline gelmek, herkes için mümkün olacaktır.
(Selvet Çetin, SDE Uzmanı)

Kaynak: Stratejik Düşünce Enstitüsü

____________

Donald Altschiller, Hate Crimes, Second Edition. ABC-CLIO (Contemporary World Issues), California, 2005. s. 3.