Oca 032011
 

Murat KÖYLÜ

Türkiye’de sık sık medyanın taraflı, önyargılı ve ayrımcı bir dil kullandığına tanık oluyoruz. Özellikle de azınlık hakları ve ötekileştirilmiş kimlikler gibi konularda bu dil kendini daha fazla gösteriyor.

Haberlerde, özellikle de manşetler ve haber başlıklarında kullanılan provokatif, ırkçı ve ayrımcı dil, toplumda düşmanlık ve ayrımcı duyguları tetikleyen, kalıp yargıları, önyargıları güçlendiren birer araca dönüşüyor. Her ne kadar evrensel ve ulusal gazetecilik ilkeleri, hatta bazı medya kuruluşlarının kendi gruplarının yayınladığı basın etik ilkeleri bulunsa da, birçok haber ürünü bu ilkeleri ihlal edebiliyor. Böylesi bir dilin kullanılması ise toplumda huzursuzluk ve savunmasız gruplara yönelik yaygın bir önyargının yerleşmesine yol açıyor.Hedef alınan kişi ve gruplar ise tedirginleşiyor, sessizleşiyor ve demokrasinin olmazsa olmazı olan sosyal ve siyasal yaşama katılım şanslarından zorunlu feragat ediyorlar.

Pozitif Yaşam Derneği, çok bileşenli bir yapı olarak kurgulanan ve çalışmalarını yürüten Nefret Söylemi Karşıtı Koordinasyon’da yer alıyor. Koordinasyonda derneğimizi Arda Karapınar temsil ediyor. Koordinasyon özellikle medya taramaları ile “ötekileştirilmiş” kimliklere yönelik nefret söylemini açığa çıkarmayı hedefliyor. Nefret söylemi ile ilgili daha detaylı bilgi almak için www.nefretsoylemi.orgadresini kullanabilirsiniz; hatta bu adresteki yönergeleri izleyerek siz de karşılaştığınız nefret söylemi içeren haberleri siteye girebilirsiniz.

NEFRET SUÇU KARŞITI BULUŞMA

Nefret Suçları Karşıtı Buluşma’nın önemli sunumlara ve görüş paylaşımlarına sahne oldu. Sosyal Değişim Derneği ve DurDe! Girişimi tarafından organize edilen ve Pozitif Yaşam Derneği’nin de kurumsal olarak katıldığı Buluşma’da mevzuat konuları, yasal savunuculuk, kültürel farkındalık, farklı sivil toplum örgütleri arasında diyalog gereksinimi ve toplumsal değişim temaları işlendi.

Nefret söylemi ile suçu arasında yer alan muğlaklık!

Yrd. Doç. Dr. Asuman Aytekin İnceoğlu, nefret suçları tanımını ve bu suçların ayırt edici özelliklerini tartışmaya açarken, özellikle Avrupa Konseyi üyesi ülkelerden örnekler verdi. İnceoğlu’na göre Konsey ülkelerinde de nefret suçları konusunda çok net ve denk bir mevzuat yok. Nefret söylemi ile suçu arasında yer alan muğlaklık, bu ülkelerde de özellikle ifade özgürlüğü bağlamında tartışma yaratabiliyor. Ancak yine de çoğu Konsey ülkesinde yargı organları belirli içtihatler geliştirerek konuyu yargı alanı içinde somutlaştırabiliyor.

Avrupa Güvenlik ve İşbirliği’ne göre nefret suçunun iki kriteri

Nefret suçları ile ilgili olarak günümüzdeki en geçerli tanımlamalardan birisi Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı (AGİT) tarafından geliştirilmiş. AGİT’e göre, nefret suçu toplum içinde belli bir gruba karşı hoşgörüsüzlük saikiyle işleniyor. Bir suçun nefret suçu olarak nitelendirilmesi için, iki kriteri karşılaması gerekiyor: Söz konusu eylem, ilgili ceza kanununa göre verili bir suç teşkil etmelidir; ve bu suç önyargılı bir saikle işlenmelidir. AGİT Hoşgörü ve Anti-Ayrımcılık Departmanı’nda çalışmalarını sürdüren Taşkın Tankut Soykan da bu çerçeve üzerinden görüşlerini paylaştı. AGİT’in yasal olarak olmasa da, siyasi olarak bağlayıcı olabildiğini belirten Soykan, yasanın ya da cezaların tüm sorunları çözmeyeceğini belirtirken, hukuki yaptırımın tamamlayıcı ve sembolik bir unsur olarak öneminin altını çizdi.

Sembolik eylem olarak nefret suçları

Nefret suçlarının sembolik birer eylem olduğunu anımsatan Soykan, bu suçlar ile suçun mağduru olan birey ya da bireyler üzerinden toplumun tamamına ve özelde de mağdur olan gruba belirli bir mesaj gönderildiğini söyledi. Bu açıdan nefret suçları yasası yine kamunun aldığı tavırı toplumu oluşturan gruplara iletmesi açısından sembolik ve önemli bir adım olabilir. Bunun dışında Soykan’a göre bu yasa ile birlikte yasa uygulayıcıların ve kolluk kuvvetlerinin; yani savcıların, yargıçların ve polisin eğitilmesi de son derece önemli.

Nefret saikinin ceza hukuklarında karşılığı

Yurtdışındaki örneklerde de nefret suçunun 3 farklı biçimde ceza hukukunun parçası olabildiğini görüyoruz. Çek Cumhuriyeti, Kanada gibi ülkeler tamamen ayrı bir suç olarak düzenleme yoluna giderken; Litvanya ve İspanya gibi ülkelerde nefret suçları genel ceza arttırımı nedeni olarak kanuni referans kazanmış olabiliyor. Ya da Ermenistan ve Kazakistan gibi ülkelerde “nefret saiki” sadece özel suçlarda ceza arttırımı nedeni olarak ele alınıyor. Örneğin dini mekanlara zarar verilmesi, cinayet veya mülkiyete yönelen suçlar gibi.

Nefret suçları ile mücadele AGİT’in görev alanında

AGİT İnsan Hakları ve Demokratik Kurumlar Ofisi (ODIHR) Müdürü Janez Lenarčič’e göre “Tüm suçlar içinde, nefret suçları, daha yaygın gerilimleri yaratması veya artırması en muhtemel olanı; ve dolayısıyla, daha geniş, toplum genelinde çatışma, asayiş bozuklukları ve hatta şiddet eylemlerini tetiklemekte.” Nefret suçları daha kapsamlı çatışmalara yol açabilecek bir güvenlik sorunu olduğu için, nefret suçları ile mücadele AGİT’in görev alanının merkezinde yer almakta.

Ceza hukukunda suç tanımı kıyasa bırakılmamalı

Bilgi Üniversitesi’nden Araştırma Görevlisi Ulaş Karan da, nefret suçları ile ilgili Türkiye mevzuatını yorumladı. Karan, yasaların ve hukukun, toplumsal barışın sağlanmasında ve gruplararası çatışmaların çözümünde ancak tamamlayıcı rol oynayabileceğini söyledi. Ona göre, yeni yasalar ile mevcut durumda koruma altında olmayan durumlar ve kimlikler korunmalı. Ayrıca, ceza hukukunda “kıyas yolu” ile suç tanımını ve suçları genişletmek yanlış bir tutum. “Irk, din, dil, cinsiyet ve diğer” sözünde olduğu gibi muğlak bir diğer tanımı, yargıçların ve savcıların pratiğinde etkili ve adil bir sonuca ulaşamayabiliyor. Bu yüzden HIV statüsü, yaşlılık, hemşehrilik gibi diğer statüleri ve olası durumları da ceza hukuku içinde bizzat belirtmek gerekiyor.

Toplumsal gruplar birbirleriyle tanışmalı ve yüzleşmeli

Buluşma’nın ilk gün toplantılarının sonuncusu çeşitli gruplardan mağdurların karşılaştığı nefret suçlarının paylaşılması şeklinde oldu. Sorunların ve nasıl bir mevzuat gerektiğinin tespiti üzerine Türkiye Protestan Kiliseleri Birliği, Edirne Roman Derneği, Hrant Dink Vakfı, Pozitif Yaşam Derneği, İnsan Hakları Araştırmaları Derneği, Mülteci-Der ve İnsan Hakları Gündemi Derneği’nden söz alan konuşmacılar da sivil toplum diyalogunun ve farklı kimliklerin birbirleriyle tanışmalarının yaşamsal önemi üzerinde durdular. Zaten “önyargılar” bu suçlara ana motiflerini yüklerken, toplumsal grupların birbirleriyle tanışarak birbirleriyle ve kendileriyle yüzleşmeleri, en az yasa yapma süreci kadar gerekli. Çünkü sivil toplum örgütleri; nefret suçları yasası bir gün çıksa da, bu yasanın uygulanmasını takip edecek, yasayı kullanacak ya da bir gün yasaların uygulanmasına gerek kalmayacak bir toplumu oluşturacak en önemli toplumsal aktörlerden.

Buluşma kapsamında düzenlenen atölye çalışmalarında medyada yayınlanmış çeşitli haberler tartışıldı. İslamofobik, cinsiyetçi, homofobik ve transfobik haberler incelendi. Diğer bir atölye çalışması da Pozitif Yaşam Derneği’nin HIV/AIDS’e yönelik farkındalık ve savunuculuk sunumu üzerinden gerçekleşti.

Forum

Buluşma’nın en renli ve çok sesli geçen kısmı forum oldu. Buluşma’ya katılan sivil toplum örgütlerini temsilen söz alan konuşmacılar kendi alanlarında karşılaştıkları ayrımcılık, nefret suçu ve nefret söylemi içeren deneyimleri paylaştılar. Forumda tartışılan konuların anahatları şöyle:

Forumun açılış konuşmasını yapan Yasemin İnceoğlu özellikle anaakım medya, iktidar ve kimlikler üzerine vurgu yaptı. Haberi bir söylem biçimi olarak gördüğünü söyleyen İnceoğlu, medyada kimliklerin yok sayılabildiğini, imha edilebildiğini, ötekileştirilmiş ve karikatürize edilmiş kimliklere ait öğelerin medya diliyle yeniden üretilmesi ile mevcut güç ve sömürü ilişkilerinin sürdürülebilir halde tutulduğunu belirtti.

İnsan Hakları Araştırmaları Derneği’nde Sıdıka Çetin, “İslami” olarak adlandırılan pek çok sivil toplum örgütünün haklar temelinde geniş skalada çalışmalar yaptığını, ancak medyaya ya da kamuoyuna sadece başörtüsü vb. konularda yansıtıldıklarının altını çizdi. Bununla birlikte Çetin, başörtüsü yasağının sadece İslamofobik değil, aynı zamanda kadına yönelik cinsiyetçi bir tavır da olduğunu söyledi. Türkiye’deki başörtüsü yasağı ya da başörtüsüne yönelik önyargılar nedeniyle yaşanılan insan onuruna aykırı durumlardan örnekler verdi. Ayrıca Sıdıka Çetin’e göre hak temelli sivil toplum örgütlerinde bile sıklıkla rastlanılan “ihlallerin öneminin yarıştırılması ve kıyaslanması; en önemli insan hakları sorunu savunuculuğu” hatalı ve yanlış bir tavır. İhlale uğrayan insanların sayısı da önemli olmamalı, çünkü tek de olsa bir insan hakları sorunu tüm insanlığın sorunu. İnsan hakları mücadelesi veren örgütler dayanışmalılar, birbirlerinin hakkını da savunmalılar ve mücadeleyi büyütmeliler.

Mülteci-Der’den Talat Ulusoy da, önce Sıdıka Çetin’in etkin bir Mülteci-Der üyesi olduğunu; sonra da iltica hakkının temel bir insan hakkı olduğunu anımsatarak forumdaki konuşmasına başladı. Ulusoy’a göre, Türkiye’nin mülteciler ile ilgili koyduğu coğrafi çekince de son derece taraflı ve politik temelli bir durum doğuruyor. Türkiye, Avrupa dışından mülteci ya da sığınmacı kabul etmiyor. Bununla birlikte şu anda Avrupa Birliği ile ilişkiler boyutunda tartışılan Frontex ve geri gönderme anlaşmaları da bu sorunu perçinliyor. Ulusoy, bugünlerde mülteciler veya göçmenler ile ilgili nefret söyleminin artabileceğini belirterek bu grubun medyada özellikle suçlar ile ilişkilendirilerek temsil edilebileceği uyarısında bulunarak konuşmasını tamamladı.

Pozitif Yaşam Derneği’nden Nejat Ünlü, insan hakları savunucularının ya da sivil nefret söylemi ve suçu çalışan örgütlerin bile ayrımcı ve nefret içeren dilden muaf olmadıklarını belirtti. HIV pozitif statüleri ya da HIV ile yaşayan yakınları olması nedeniyle insanların karşılaştıkları çok çeşitli biçimler alabilen ayrımcılıktan yola çıkan Ünlü, “Bir gün HIV’in ilacı bulunabilir. Bir hap ile HIV sorunu ortadan kalkabilir. Ancak sanıyorum ki ayrımcılık için bu böylesine kolaylıkla mümkün olmayacak. O yüzden çalışmak, tanışmak, üretimleri ortaklaştırmak çok önemli ve yaşamsal” dedi.

Belgin Çelik de transeksüel yurttaşlara yaşatılan ırkçılık benzeri ayrımcı ve nefret içeren uygulamalardan bahsederek toplantıya katılan pek çok kişiye yeni bilgiler verdi. Tren vagonlarına doldurulup İstanbul’dan sınırdışı edildikleri günlerden bugünlere gelen bir perspektifi aktaran Çelik medyanın aldığı tutumun ve yansıttığı trans kimliğinin son derece sorunlu ve gerçekdışı olduğunu söyledi. Bununla birlikte, yaygın basının transları –daha doğrusu trans kadınları- neredeyse tamamen kriminalize bir grup olarak sunması nefreti ve cinayetleri körüklüyen önemli bir etmen. Bir diğer etmen de kamu görevlilerinin, polisin ve savcıların tutumu. Transların yaşadıkları sorunlar doğrultusunda polise başvuramadıklarını, hatta karakol önünden geçtiği için polis şiddetine maruz kalan trans yurttaşlar var. Polis translardan “tiksinti duyuyor”, savcılar da bu gruba ait bireylerin yaşadıkları soykırıma ilgi göstermiyor. Bu olumsuz tablonun Türkiye ile sınırlı olmadığını da aktaran Belgin Çelik, “demokrasinin kalbi” olarak nitelendirilen İsveç’te bile transların daha yeni şiddete ve tacize maruz kaldıklarını belirtti.

Hrant’ın Arkadaşları adına konuşma yapan Hayko Bağdat ise, duygu yüklü bir konuşma yaptı. Geçen sene oynanan olaylı Bursaspor Diyarbakırspor maçını anımsatan Hayko, maçtan sonra tacize ve nefret söylemine uğrayan Diyarbakırspor’un Başkanı’nın “Biz Ermenistan takımı mıyız, Uganda takımı mı?” gibi sözler sarf edebildiğini; Türkiye’de Ermeni kimliğine yönelik ortak bir fobi ve önyargılı olduğunun altını çizdi.

Forumun kapanış konuşmasını yapan Durde! Sözcüsü Cengiz Alğan, Buluşma kapsamında paylaşılan sorunların ve deneyimlerin, yıllardır bu konularda çalışma yapan insanları bile şaşırtabildiğini söyledi. Alğan, “Problemler o kadar çok ki, haberimiz bile olmayabiliyor.” dedi. İşte tam da bu yüzden tüm mağdur gruplarının, “ötekileştirilmiş” kimliklerin bir araya gelmesi ve ayrımcılık, nefret söylemi ve nefret suçları ile ortak mücadele etmesi; yani tanışmaları ve yüzleşmeleri gerekiyor. Bu yapının adı platform olabilir, koalisyon denebilir, ya da başka bir şey. Alğan’a göre “nefret suçları yasasının çıkması” gibi somut, net ve göreceli olarak dar bir çerçeve içinde yapılacak bir güç birliğine, belirli ilkeler dahilinde çalışmayı kabul eden her örgüt ya da kişi katılabilmeli. O yüzden hedef ve bu ilkeler net olmalı. Yasanın çıkmasına yönelik kampanya da bu ilkeler ve katılım doğrultusunda planlanmalı.

Buluşma bu tartışmalar, öngörüler ve mesajlar ile şimdilik sona erdi. Ancak nefret suçları Türkiye’nin gündeminden ne yazık ki çıkacak gibi görünmüyor. Özellikle medyaya yansıyan nefret söylemi ve suçlarını dikkatle ve dayanışma ile takip etmeye gerek var. Önümüzdeki aylarda ülke gündeminin en önemli konusu haline gelecek seçimler ve anayasa tartışmaları sırasında “kamu görevlilerinin”, yani politikacılarıni, parti başkanlarının ve topluluk temsilcilerinin hangi dil ve ne tür bir söylem üzerinden siyaset sahnesinde kendilerini var edecekleri çok önemli. Çünkü nefret, ayrımcılık ve insan onuruna yönelik ihlaller özellikle siyasetçiler ve anaakım medya üzerinden kendisilerini yeniden var ediyor ve meşruluğunu sürdürüyor.

* Pozitif Yaşam Derneği Proje Koordinatörü

Kaynak: Pozitif Yaşam Derneği