Oca 032011
 

Uzm. Psk. Sabahat  Erler

Nefret suçu, bir kişiye veya gruba karşı ırk, dil, din, cinsiyet ve cinsel yönelim gibi önyargı doğurabilecek nedenlerden ötürü işlenen, genellikle şiddet içeren suçlardır. Nefret suçları diğer suçlardan farklı çünkü her ne kadar bu suçlar bireylere karşı işleniyorlarsa da aslen hedef alınan o bireyin üyesi olduğu sosyal gruptur. Eğer bu suç bir defaya mahsus olarak işlenmemişse ve süreklilik arz ediyorsa, suç işleyenler nefret grubu olarak adlandırılırlar. Bu suçları engellemeye ve suç işleyenleri cezalandırmaya yönelik düzenlenmiş yasalara ise nefret yasası denir.

İlk olarak 1969 yılında “önyargı yasaları” olarak ABD “de kavramlaştırılan nefret suçları daha sonraki yıllarda Avrupa ülkeleri mevzuatlarına girmiştir. Başta yerli haklarının, daha sonraki kölelik uygulamasına bağlı olarak siyah haklarının, günümüzde ise daha çok göçmen ve vatandaşlık haklarının tartışıldığı ve bu tartışmadan beslenen sivil haklar mücadelesinin ve kazanımlarının muhafaza edilmesi şüphesiz hem ABD hem de dünyaülkeleri açısından son derece önemli. 1990’lı yıllardan itibaren, cinsiyet ve cinsel yönelim temelinde gerçekleştirilen saldırıların da bu kapsama alınması ile tarihi süreç nefret suçları ile mücadelede önemli bir evreye ulaşmıştır. Avrupa “da ve örneğin Almanya’da ise 2001 yılından bu yana “siyasi motifli suç” olarak kabul edilen bu kapsamdaki suçlar için daha çok “önyargı suçları” tanımlaması kullanılmaktadır.

Bir suçlu tarafından bir şahsa veya bir mülke karşı işlenen herhangi bir cezai suçun kaynağı o kimsenin ırkı, rengi, etnik kökeni ya da uyruğu; dini; cinsiyeti, cinsel yönelimi, yaşı, fiziksel veya zihinsel engelleri ise bu suç nefret suçunu teşkil eder.

Nefret suçları; sözlü taciz, tehdit edici davranışlar, nefretli konuşma, ad veya lakap takmak, postayla veya e-postayla rahatsız etmek, telefonla rahatsız etmek, mesajla rahatsız etmek, duvar yazısı, fiziksel saldırı, grupça saldırı, soygun, hırsızlık, gasp, taciz, tecavüz, sarkıntılık, gözdağı verme, şiddet, aile içi şiddet, kundakçılık veya diğer herhangi bir şekilde hasar verme gibi şekillerde işlenebilir.

Türkiye’de nefret suçlarına dönük sonu cinayetlere kadar varan bir dizi vahim olaylar yaşanmasına rağmen hâlâ bu alanda hukuki düzenlemeye gidilmemektedir. Çünkü Türkiye’de hâkim ideolojinin ürettiği zihniyet hâlâ farklı olanı dışlamakta, yok saymakta ve onları birer tehdit unsuru olarak görmektedir. Öncelikle bu duyguların beslendiği kaynaklar gözden geçirilmeli ve bu konuda yapılması gerekenler tartışılmalıdır.

Yükselen milliyetçilikle birlikte nefret dili yükselmekte ve etkisini arttırmaktadır. Türkiye’de sık sık medyanın taraflı, önyargılı ve ayrımcı bir dil kullandığına tanık oluyoruz. Özellikle de azınlık hakları, silahlı çatışmalar ve AB üyelik süreci gibi konularda bu dil kendini daha fazla gösteriyor. Haberlerde, özellikle de manşetler ve haber başlıklarında kullanılan provokatif, ırkçı ve ayrımcı dil, toplumda düşmanlık ve ayrımcı duyguları tetikleyen, kalıp yargıları güçlendiren birer araca dönüşüyor.

Medya en etkin kültürel iletkenlerden biridir. Bu nedenle çeşitliliği ve farklılığı öne çıkarmaya gücü olduğu kadar, bu çatışmayı sıradanlaştırma ve yayma konusunda da son derece etkili ve yönlendirici olabilir. Uzun yıllardır Türkiye medyası milliyetçi ve ayrımcı söylemin etkin kaynaklarından biri olmuştur. Bu gazetecilik türünün toplumdaki kutuplaşmaya dikkate değer bir katkısı sağlamıştır.

Geçtiğimiz yıllarda yaşanan bazı nefret suçları incelendiğinde, medyanın katkısı daha anlaşılabilir olacaktır. Hrant Dink cinayetinin azmettiricisi olarak yargılanmakta olan Yasin Hayal, verdiği ifadede “Hrant Dink’i şahsen tanımadığını ama gazetelerden Türk düşmanı olduğunu okuduğunu” söylemiştir. Aralık 2007′de İzmir Ayasofya Kilisesi rahibine saldıran zanlı ise Ogün Samast gibi kahraman olmak için bu fiili gerçekleştirdiğini ifade etmiştir. Medya sorumsuz veya dikkatsiz davranırsa, ırkçılığı ve kişilerin birbirine karşı nefret duyguları üretmesini tetikleyebilir, besleyebilir ve güçlendirebilir; en kötüsü de bu tür tutumları meşrulaştırıp, haklı çıkarabilir. Gazete haberlerini taramak, sivil toplum örgütlerinin haber, yıllık rapor ve kampanyalarını taramak, Türkiye’de de ciddi bir nefret suçları sorununun olduğunu anlamaya yetmektedir. “Kürt açılımı”, “dinsel azınlıklar”, “eşcinsel hakları” vb. konulardaki tartışma ve gruplaşmaları pek genel olarak takip etmek dahi, hem sözlü şiddet hem de fiili şiddet içeren nefret suçlarının ülkemizde de yaygın olduğunu göstermektedir.

Dünyaya baktığımızda ise nefret söylemi 1990’larda hem ABD’de hem de Avrupa’da ayrımcılık çerçevesi içinde ele alınmaya başlanmıştır. Bu bağlamda bilerek ve farkında olmaksızın farklı etnik, kültürel, dinsel ve cinsel kimlikleri veya fiziksel ve ruhsal olarak özürlü grupları hedef alacak aşağılama ve nefret içeren söz ve değişleri yasaklamaya başlamıştır. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi içtihatlarına baktığımızda, nefret dili kullanan kişinin etki alanı önemlidir ve bu kişinin siyasetçi olması durumunda sorumluluğunun daha yüksek olması gerektiğini ve toplumda farklı olana yönelik tahammülsüzlüğü geliştirecek ya da arttıracak dilden kaçınması gerektiğini ifade etmektedir.

Almanya’da yapılan araştırmalar özellikle yabancılara yönelik tehdit ve saldırıların kitle iletişim araçlarında yoğun olarak yer almasından sonra paralel taciz ve saldırıların kısa dönem içinde yoğun olarak artması ve medyanın ilgisi ortadan kalktıktan sonra düşmesi medyanın etkisine iyi bir örnek sayılabilmektedir.

Yaygın medya azımsanmayacak ölçüde nefret suçlarında faili koruyan ve cinayeti haklı gören bir dille haber yazmaktadır. Her ne kadar evrensel ve ulusal gazetecilik ilkeleri, hatta bazı medya kuruluşlarının kendi gruplarının yayınladığı basın etik ilkeleri bulunsa da, birçok haber ürünü bu ilkeleri ihlal edebiliyor. Böylesi bir dilin kullanılması ise toplumda huzursuzluk ve savunmasız gruplara yönelik yaygın bir önyargının yerleşmesine yol açıyor. Hedef alınan kişi ve gruplar ise tedirginleşiyor, sessizleşiyor ve demokrasinin olmazsa olmazı olan sosyal ve siyasal yaşama katılım şanslarından zorunlu feragat ediyorlar. Bu kışkırtıcı ve hedef gösterici dil kullanımı zaman zaman düşmanlaştırılan ve marjinalleştirilen grupların üyeleri ya da mekânlarına yönelik saldırılarla sonuçlanabiliyor. Mesela 6-7 Eylül olaylarında ya da Kardak krizi döneminde gazete manşetleri hep aynı zihniyetin ürünüdür. ‘Sokak faşizmi’ dediğimiz olguyu güçlendiren şey de yine bu nefret söyleminin medyada yer bulması ve rağbet görmesidir. Kendisini ‘dördüncü kuvvet’ olarak tanımlayan medyanın kasıtlı ve kasıtsız suç ortaklığını bırakıp, toplumun ve barışın gelişmesi için mücadele etmesi gerekmektedir.

Nefret cinayetleri, medya’da “gay cinayeti”, “eşcinsel cinayeti”, “ahlaksız teklif” manşetleri atılarak, şiddet olayları magazinleştirilerek sunulmaktadır. Medya bu haberleri verirken genellikle zanlının savunması üzerinden haberi hazırlamaktadır. “Kurban”ın kendini savunması mümkün olmadığı için “zanlı”nın savunması ile hazırlanan haber de taraflı ve homofobik haberler olmaktadır.

Nefret suçlarının tespitinde hukuksal çevrenin önemi kadar, toplumsal ve profesyonel farkındalığın arttırılması da büyük önem taşımaktadır. İlkeler bazında medyada ayrımcılık karşıtı söylemi izleyen ve yapıldığı takdirde yaptırımı olan özerk birimler, bir yaptırım mekanizması kurulmalıdır.

Medyanın nefret suçlarındaki olumsuz etkisini ortadan kaldırabilmek için;

– Gazeteci ve diğer medya çalışanlarının eğitilmesi,
– Azınlık gruplarından da medya çalışanının işe alınması ve terfi ettirilmesi,
– Meslek içi eğitimler verilmesi,
– Irkçılık karşıtı ve çok kültürlülük politikalarının geliştirilmesi ve değerlendirilmesi
– Çokkültürlülükle ilgili haber yapma konusunda yeni ve güncellenmiş seminerler verilmesi gibi çalışmalar yapılabilir.

Kaynak: Doktorsitesi.com