Şub 232013
 

sesiniyukseltF. Levent Şensever

Geçen hafta sonu Sosyal Değişim Derneği’nin İstanbul’da düzenlediği Türkiye Nefret Suçları Konferansı, gerek katılım açısından gerekse tartışılan konular bakımından çok başarılı bir etkinlik oldu. Konferans, Türkiye’de nefret suçları ile mücadelede sivil toplum kuruluşlarının öncü rolünü bir kez daha gözler önüne serdi. Etkinliğe mağdur kesimler ve gençlerden yoğun bir ilgi vardı. Çok farklı arka plana sahip 500 kadar katılımcının ortak noktası, nefret suçlarına karşı birlikte ve etkin bir mücadele konusundaki kararlılıktı. Zira, gerek mağdurlar gerekse insan hakları aktivistleri, bu ülkede nefret suçlarına karşı mücadelenin ne kadar yakıcı ve acil bir sorun olduğunun farkında.

***

Acaba siyasetçiler de bunun farkında mı? BDP, kısa bir süre önce “son yıllarda artan ırkçılık, milliyetçilik ve nefret suçlarına” ilişkin bir araştırma önergesi hazırlayarak, Meclis gündemine getirdi. Bu konuda olumlu bir diğer gelişme de önergenin MHP ve CHP grupları tarafından desteklenmiş olmasıydı. Ancak ne yazık ki 20 Şubat günü görüşülen önerge, AK Parti milletvekillerinin oylarıyla reddedildi.

Peki, niye? Türkiye’de ırkçılık, araştırılmasına gerek olmayacak düzeyde midir? Nefret suçları yok mudur? Milliyetçi hezeyanlarla linç girişimleri söz konusu değil midir? Farklı kimliklerden insanların kapıları işaretlenmiyor, ibadet yerleri tahrip edilmiyor, kendileri saldırıya uğramıyor mu? Yoksa ortaya çıkmasından korkulan bazı gerçekler mi söz konusu?

Nefret suçlarını göz ardı etmek, yok saymak aslında suça ortak olmak ve bu tür suçları işleyenlere yönelik teşvik edici bir tutum almak anlamına geliyor. Üstelik çok değil, daha birkaç ay önce Başbakan Erdoğan ve bazı bakanlar çıkıp, nefret suçlarına ilişkin yasal bir düzenleme için düğmeye basıldığına dair demeçler vermişken. Bu gerçeklere gözü kapalı, inkârcı tutum aslında hükümetin ırkçılık ve nefret suçlarıyla mücadele konusunda samimi olmadığının önemli bir işareti.

***

Geçen yılın sonunda Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı’na (AGİT) bağlı Demokratik Kurumlar ve İnsan Hakları Ofisi, 2011 Nefret Suçları Raporu’nu açıkladı. Bu son rapora Türkiye’den bildirilen vakalar ibadet yerleri ve mezarlıklara yönelik saldırılarla sınırlı. Raporda, 2011 yılı için Türkiye’den bildirilen “nefret suçları vakaları” sayısı sadece 628. Oysa aynı raporda, İngiltere toplam 44.519 vakanın polis kayıtlarına geçtiği ve bu vakaların 15.284’ünün yargı süreçlerine yansıdığını bildirmiş. Bu verilerden ne sonuç çıkarmalıyız? Ya İngiltere bir nefret suçları cenneti ve Türkiye nefret suçlarıyla mücadelede önemli bir başarı elde etmiş, ya da İngiltere nefret suçları vakalarını izleme konusunda çok ciddi bir mekanizma kurmuş ve bu tür vakaları çok ciddi kovuşturuyor, Türkiye ise ciddiye almıyor. Ne yazık ki hepimizin çok iyi bildiği gibi ikinci şık geçerli ve Türkiye bu konuda sınıfta kalmış durumda. Sorun sadece izleme ve belgeleme sorunlarıyla da sınırlı değil. Türkiye, AGİT katılımcısı 56 ülke arasında, nefret suçlarına ilişkin yasal bir düzenlemeye sahip olmayan sekiz ülkeden biri. Bir başka deyişle, iktidar, nefret suçları ile mücadeleyi ciddiye almıyor, on binlerce insanın mağduriyetini göz ardı ediyor.

Nefret suçlarıyla mücadelede bu tür suçların görünür kılınması, atılması gereken ilk ciddi adım. Şayet bu tür suçların boyutunu bilmezseniz, bu konuda etkili bir mücadele vermeniz de söz konusu olamaz. Sorunun boyutunu analiz edebilmek için karşılaştırılabilir ve nesnel verilere ihtiyaç var. Ancak bu şekilde nefret suçlarına karşı etkili ve uzun vadeli bir mücadele stratejisi oluşturabilir, politikalar saptayabilirsiniz. Bunu sağlamak için ise işe önce bu tür vakaların saptanması, kovuşturulması ve kayıt altına alınmasıyla başlamak gerekiyor.

Dolayısıyla hükümet şayet nefret suçlarıyla mücadele konusunda samimiyse, yasal bir düzenleme ve etkin kovuşturma konusunda bir an önce somut adımlar atması gerekiyor.